KOCAELİ Kocaeli Hava Durumu
  • 5.8712 TL
  • 6.5766 TL
  • 7.3814 TL
Kocaeli Zirve
Sağlığın genleriyle oynandı
Sağlığın genleriyle oynandı
Güncel
03 Aralık 2012 Pazartesi 13:03
  • 1393
  • 1

Sağlığın genleriyle oynandı

Türkiye’de sağlığın genleriyle oynandığını söyleyen Op. Dr. Keşmer, “Sağlık için harcanan 80 milyar dolar kimin cebine gidiyorsa bizi soyan hırsız odur” dedi

Büyük kırılmaların, dönüşümlerin olduğu bir dönemden geçiyoruz. Nereye elinizi atsanız elinizde kalıyor. Kırılmanın yaşandığı en önemli alanlardan birisi de ülkemizdeki sağlık sistemi. Hani derlerya 'her şeyin başı sağlık' diye; gerçekten öyle. Fakat sağlıkta işler öyle sağlıklı gitmiyor maalesef. Sağlığın ‘temel insan hakkı` olduğu, paralı olmaması gerektiği, sosyal devletin bunu sağlamak zorunda olduğu konusu, sessiz çoğunluğun gündeminde değil. Felakete doğru koşar adım gidiyoruz! Sağlık çalışanlarına saldırıların ardı arkası kesilmiyor. Hatta öldürülüyorlar. Şimdilerde, sağlıkta Tam Gün Yasası`nın ardından Kamu Hastaneleri Birliği Yasası'nı konuşur olduk. Hükümet uygulamadan mennun; şimdilik vatandaş da memnun gibi görünüyor. Bir de doktorlar cephesinde neler oluyor onu öğrenmek istedik. Tüm bunları Kocaeli Tabip Odası Başkanı Op. Dr. Kemal Keşmer'le konuştuk. Sağlıktaki dönüşüme bir mercek tuttuk. Bu sohbet bana 'Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete' sözünü hatırlattı. Bakalım siz ne hissedeceksiniz?

 

 

 
Kamu Hastaneleri Birliği Yasası neler değiştirdi?
–Sağlık ve eğitimde son zamanlarda çok ciddi bir değişiklik yaşanıyor. Bu herkesin malumu. Tam Gün Yasası ciddi rahatsızlıklar yaratmıştı. Kamu Hastaneleri Birliği Yasası ile tüy diktiler. Artık hastaneleri CEO`lar; yani birlik genel sekreterleri, hastane müdürleri yönetiyor. Bunlardan tek istenen hastanenin kâra geçirilmesi. Eğer hastane kâra geçmiyorsa görevlerine son verilecek. Bu yöneticilerin kâra geçmek için neler yapabileceğini artık siz düşünün! Üstelik hastane yöneticilerinin doktor olması da gerekmiyor. 4 yıllık üniversite mezunu vatandaş bir hastanenin müdürü olabiliyor.  
 
 

REKABETÇİ SİSTEM

Anladığım kadarıyla özel bir şirket nasıl yönetiliyorsa, devlet hastaneleri de aynı mantıkla yönetilecek? 
–Evet, çok benziyor. Halkın sağlığından sorumlu bir devlet bunu nasıl yapar anlamak zor! Performans sistemi getiriliyor. Sağlık ocakları ihale ediliyor. ‘Bir şirketsin sen` deniyor. Hekimin hastalara iyi bakması değil, ne kadar para kazandırıyor ona bakılıyor. En kötüsü de aynı hastane içindeki doktorlar da birer şirket artık. Her oda bir dükkan. Yan odadaki doktor, arkadaşıyla rekabet halinde. İstenen bu. Kökünden yanlış ve tehlikeli mantık işte bu. Utanmadan sıkılmadan bunu yaptırıyorlar. 
 
 
*Kamu hastanelerinin CEO`larla yönetilmesi bize özgü bir durum mu?
-Hayır değil. Bu dönüşüm yalnızca bizim ülkemizde yaşanan bir dönüşüm değil. Dünya`daki sistem bu artık. Diğer yandan dönüşümün tarihine bakmakta ve süreci öyle algılamakta büyük fayda var. Neoliberalizmin, uluslararası sermayenin kurgusunun sonuçlarını yaşıyoruz. Hemde çok acı bir şekilde. Günümüz dünyasında devletler, kamu kurumları, okullar, hastaneler ve hatta insanlar bir şirkete dönüştü. Rekabetçi, kendini düşünen, bencil bir mantık. Bizim Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı da artık bir şirket mantığıyla çalışıyor. Rekabet istiyor. Dikkat edin artık ünirversiteler, felsefe, sosyoloji gibi gibi bölümlere önem vermiyor. Para kazanacağı bölümleri tercih ediyor. Örneğin tıp fakülteleri gibi. 
 
 
‘İnsanlar şirkete dönüştü` diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
-Geçtiğimiz haftalarda Radikal Gazetesi'nden Ezgi Başaran`ın, felsefeci Pierre Dardot ve sosyoloji profesörü Christian Laval ile neoliberalizm üzerine bir röportajını okudum. Gerçekten etkileyiciydi. Benim, sana anlatmaya çalıştığım konuya tarihsel gözle bakan, işin mantığını açıklayan bir röportaj. Bu iki yazardan ara ara örnekler vereceğim. Laval röportajda, II. Dünya Savaşı sonrası, neoliberalizmin, rekabeti baz alan piyasanın inşa edilmesini başlattığını, neoliberalizmi norm koyucu bir akıl olarak tanımlamak gerektiğini, bu aklın, insan davranışlarını, pratiklerini ve yaşam biçimlerini etkilediğini söylüyor. Neoliberal yaşam tarzının, her bireyin, diğer bireylerle kurduğu ilişkilerinde, bir şirket gibi davrandığı yaşam tarzı olduğunu vurguluyor. Ben de bu tespite sonuna kadar katılıyorum. 
 

GEÇİCİ BİR MUTLULUK

Bu anlattığınız mantık bizim ülkemizde ne kadar geçerli. Türkiye'deki yurttaşlar da 'şirketleşti' mi?
-Şirketleşme yolunda ilerliyor. Dünya`daki rekabetçi akım, bizim ülkemizin de politikalarını belirliyor. AKP hükümetinin kendi kafasından uydurduğu şeyler değil bunlar. AKP, bu sistemi uygularken hekimleri aşağıladı, küçümsedi. Doktorların çok para kazandıklarını halka anlattarak, paragözlükle suçladı. Hastalara şikayet hatları kuruldu, hasta hakları ile ilgili yeni girişimlerde bulunuldu vs. İşte bunlar bile hastanın 'müşteri' gibi görüldüğünün işaretleridir. Sonuç olarak bu işten AKP hükümeti kârlı çıktı.
 
 
AKP hükümetinin bu uygulamadan kârlı çıktığını neye dayanarak söylüyorsunuz?
-AKP bu yeni sistemden mennun, çünkü oylarının yüzde 10 arttığı söyleniyor. Diğer yandan halkta memnun. Fakat bunun geçici bir mutluluk olduğunun farkında değil. Sonu felaket olan bir mutluluk. Her gittiği yerde, doktor, hastayla, diğer adıyla 'müşteriyle' ilgileniyor. Performansa dayalı çalışan doktor 'müşteriyi' kaçırmak istemiyor. Çünkü doktorun geçinebilmesi için daha çok hasta bakması gerek. İşletmenin amacının çok kâr olduğunu unutmayın! Hatta hasta kendi hastalığının tanısını kendisi koyuyor; doktora ne yapması gerektiğini bile söylüyor. Bu ise Türkiye`ye özgü bir hastalıktır. 
 
 

TÜRKİYE 92. SIRADA

Şeytanın avukatlığını yapmak gibi olacak belki ama, yeni sistemde hiç mi olumlu bir şey yok?
-Maalesef yok. Yeni düzende, hasta hekime ve ilaca çok kolay ulaşıyor, doğru. Ama doktorlar artık gerçek tıp sanatı yapamıyor. Muayene yerine artık tahliller, filimler, emarlar üzerinden tanı konuyor. Her şey laboratuvarlar üzerinden gidiyor. Peki tüm bunlara rağmen toplumun sağlık kalitesi arttı mı? Kocaman bir hayır. Halk sağlığı düzeyi sıralamasında dünyada 92. sıradayız. Zaman zaman yapılan açıklamalarda Türkiye'de sağlığın iyiye gittiği iddia ediliyor. Aslında bu bize özgü bir durum değil. Örneğin dünyada bebek ölümleri azalıyor, bizde de azalıyor. Övündükleri şeyler aslında bunun gibi şeyler. 
 

BİR BAKIMA ŞANTAJ

Doktorlar, sağlık çalışanları, yurttaşlar; kimse memnun olmazsa bu sistemin işleme şansı var mı?
-Laval şöyle diyor: “Yeni düzende kurumların amaçları, hedefleri değişiyor. Örneğin Fransız Devrimi'nden sonra okulların amaçları sorgulayan, muhakeme yapan yurttaşlar yetiştirmekti. Şimdi ise Fransa'da eğitimin amacı şirketlerin doğrudan kullanabileceği personel yetiştirmek. Neoliberalizme özgü iktidar biçimleri demokrasiyi kesintiye uğratıyor. Ve aslında neoliberal hükümet vatandaşlarına bir bakıma şantaj yapıyor. Böylece demokratik haklarımızdan feragat etmek zorunda kalıyoruz.” İşte bizim ülkemizde de rekabet korkusu yüzünden insanların özlük hakları gidiyor. Rekabet eden kişi haklarından ödün veriyor. İşini kaybedeceğine, haklarını kaybetmeyi yeğliyor. Demokrasi denen şeyse artık 'sandık demokrasisi'ne dönmüş durumda. Seçimden seçime önüne sandık koyuluyor. Hiç bir sürece vatandaşlar müdahale edemiyor. Onun içinde sistem işliyor.
 

BİZİ SOYAN HIRSIZ

Tabip odaları son yıllarda sürekli olarak sağlığın paralılaştırılması konusunu anlattıyor, tepki gösteriyor. Bu para nasıl bir paradır?
-Hemen size bazı rakamlar vereyim, anlatayım. 2002 yılında ülkemizde sağlığa 6 milyar dolar harcanmış. 2011 yılında ise 40 milyar dolar. Bu 40 milyar dolar devletin harcadığı para. Bir 40 milyar dolar da vatandaşın cebinden çıkıyor. Toplam 80 milyar dolar. Bildiğiniz üzere acillerde bile 8 lira katılım payı alınıyor. İlaçlar üzerinden para alınıyor. Telefondan randevu parası alınıyor vs. Toplam para gerçekten büyük para. Bu kadar para harcanmasına rağmen dünya sağlık sıralamasında yine 92. sıradayız. Gözden kaçırmamamız gereken şey 80 milyar doların nereye gittiği. İşte bunu görürsek, bu sistemi bizim ülkemize kimin kurdurttuğunu buluruz. Bizi soyan hırsızı orada görürüz. 
 
 

AHLAKSIZLIĞA ORTAK 

80 milyar dolar gerçekten büyük para. Bu para nereye, nasıl gidiyor; bunu biraz açar mısınız?
-Bizim ülkemizde ilaç sanayii yok. Tüm kullandığımız ilacın, emarın, laboratuvarların, tıbbi malzemenin, tahlillerin parası uluslararası sermayeye gidiyor. Ne kadar çok tahlil, ne kadar çok emar, ne kadar çok ilaç, o hastanenin o kadar çok kar etmesi anlamına geldiğini unutmamalı tabi burada. İşte hekimi de o ahlaksızlığa ortak ediyorlar. Sonuçta 'müşteri', yani hasta menun, AKP'de oyunu yüzde 10 artırmaktan mutlu... 'Müşterinin' memnuyetini ve AKP'nin oy oranlarını artırıp artırmadığını ölçen anketler, çalışmalar yapılıyor. Ama yapılan ameliyatların gerekliliğini, kalitesini, hastanın iyileşip iyileşmediğini ölçen, araştıran, denetleyen bir sistem kurulmak istenmiyor. Böyle bir parametre yok. Sağlık Bakanlığı bu işlerle nedense ilgilenmiyor! 
 
Peki, bu kadar para harcanmasına rağmen, sağlık kelitemizin artmadığını hükümet göremiyor mu?
-Görüyor görmesine, fakat tercihini başka yönde kullanmıyor. Uluslararası sistemin dayattığı ve hükümetin de hiç gocunmadan uyguladığı bu yarışmacı sağlık sistemi adeta bir kara delik gibi. Yılda 40 milyar dolar devletin, 40 milyar dolar da vatandaşın cebinden para çıkıyor. Hastanelerin daha çok hasta bakma, daha çok tahlil, emar ve ameliyat istemi sonucunda bu para asla yeterli kalmayacaktır. Katbekat artacak. Sonuçta şimdilik memnun gibi görünen hastanın, yani ‘müşterinin` cebine çok daha fazla el uzanacak. Size bir rakam daha vermek istiyorum. 2002 yılında 210 milyon vizite varken, 2011 yılında bu sayı 630 milyona çıkmış. Sayı çığ gibi büyümüş. Tam üç katı. Şimdi birileri bu rakamlarla övünebilir ama aslında bu üzülünecek bir durumdur. Bir ülkenin sağlıklı olduğunu hasta sayısının artmasıyla değil, azalmasıyla anlarız. 
 
 

GENLERİYLE OYNANDI

Sizce doğru sistem nedir?
-Bakın bu kadar paranın yurt dışına çıkıyor olması, öz kaynakların heba edilmesi anlamına gelir. Bu ulusal bir sorundur. Oysaki hükümet yılda sadece 6 milyar dolar harcadığı eski sağlık sistemini tamamen silmek yerine, 20 milyar dolar bütçe ayırıp, tercihini toplum sağlığından yana kullansaydı, doğru yatırımlar yapsaydı, şimdi çok iyi yerlerde olacağımızı tahmin ediyorum. Ülkemizde sağlığın genleriyle oynandı. 2002 yılında özel sağlık hizmeti veren kurum yüzde 3 oranındayken, 2011 yılında yüzde 33`e çıkmıştır. Şimdi devlet hastaneleri özerkleşiyor, bir süre sonra bunlar da özelleşecek.
 
Devlet hastanelerinin özel sektöre satılacağı mı söylüyorsunuz! 
Evet onu söylüyorum. Gidiş o yönde. Hatta devlet hastanelerinin bazı bölümleri özelleşti bile. Bir zaman sonra iş işten geçmiş olacak. Sağlık tümüyle metalaşacak. Diğer yandan kafalar değişti. Örneğin kimse artık ‘sağlığımı koruyayım`, ‘spor yapayım`, ‘sigara içmeyeyim` falan demiyor. ‘Eğer hasta olursam, giderim hastaneye, bastırırım parayı, ameliyatımı olurum, iyileşirim` gibi bir algı var. Doktorları aşağılayan, kârı birinci amaç olarak gören, rekabeti temele koyduran, halk goygoyculuğu yapan zihniyetin eseridir bu. 
 

ŞİDDET UYGULUYORLAR

Son zamanlar sıkça duyduğumuz şey; sağlık çalışanlarının şiddete maruz kalması, hatta öldürülmesi gibi olaylar. Bu şiddetin temelinde ne yatıyor?
-‘Parayı veririm, sağlığıma kavuşurum`, ‘doktorlar emrime amade` diyen vatandaş, işler onun istediği gibi gitmeyince doktora, hemşireye, sağlık çalışanlarına saldırmaya, şiddet uygulamaya başladı. Her şeyin parayla çözüleceğine o kadar emin ki, hasta iyileşmeyince bunu kabullenemiyor, doktorun, hemşirenin boğazına yapışıyor. Bunun çok örnekleri vardır. Adam iş makinasının altında kalır, ezilir; getirirler hastaneye, kurtarılamaz; yakınları doktoru dövmeye kalkar. Ama gidip, iş makinasının sahibi müteahhide bir şey demek, ‘neden iş güvenliği almadın` demek akıllarına gelmez. İşte bu şiddet vakalarının artması, doktorların itibarsızlaştırılması, sağlığın metalaştırılması nedeniyledir. 
 
 

PARAYLA ALIRIM SANIYOR

Hekim, hasta ve hasta yakını ilişkisinin düzelmesinin koşulu nedir. Bu şiddet sürgit devam mı edecek? 
-Doktor hastanın, hasta yakınının düşmanı değil, bilhakis derdinin ortağıdır. Onların yanında olan kişidir. Size bir yaşanmış örnek vereyim. Çok ileri derecede kanser hastası. Belliki kurtarılma şansı yok. Hastanın acı çekmemesi için doktor ne gerekiyorsa onu yapıyor. Kendini parçalıyor. Nihayetinde hasta kaybediliyor. Fakat hasta yakınları doktora saldırmaya başlıyor. Doktor kendini, tuvalete kitleyerek kurtarıyor. İşte burada ‘müşterinin` parası var, fakat kendisine sağlık satılmıyormuş duygusu yaşanıyor. Şiddetin sebebi bu. Şiddetin durması için bu zincirin kırılması gerekir. Yapılacak şey şudur; hekim, hasta ilişkisinin yeniden, doğru bir şekilde kurulması. İş işten geçmeden, daha fazla perişan olmadan, ortak bilinçle, bu acımasız, vahşi sisteme karşı çıkmak gerekiyor. 
 
Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
–Yine aynı röportajdan Dardot'un bir tespitini aktarmak ve sözlerime son vermek istiyorum. Dardot şöyle diyor: “Türkiye'de İslami kökenli bir partinin neoliberalizmi benimsemesi aslında neoliberalizmin bir ideoloji olmadığının kanıtı. Çin gibi komünist bir ülkede yaşananlar da ayrı bir örnek. Neoliberal normlar evrensel hale geldi. Siyasi liderlerin sadece posterlerindeki renkler değişiyor. Bunların hiç birisi alternatif bir sosyal ve iktisadi sistem öneremiyor. Tuhaf olan yurttaşların yine de İslamcı ya da sosyalist olduğu için bir partiye oy veriyor olması ve aslında temel politikanın değişmiyor olduğuyla ilgilenmemeleri...” 
Dardot`un bu tespiti insanı biraz karamsarlığa itiyor. Yani Türkiye'de de hangi parti iktidara gelirse gelsin değişen bir şey olmayacak duygusuna kapılıyor insan. Yine de çözümün insanda olduğunu unutmamak gerekiyor. Önce anlamak, sonra karşı çıkmak zorundayız. 

 

Haber İhbar Hattı

YAZARLAR

Twitter
Twitter

KENT REHBERİ